Yüreğime, ne olduğunu bilmediğim, annemin yaşlarını bırakıpta ona anlam vermek için de çabalamayacağım bir dert düşüyor. Başımı kaldırıp bakamıyorum. Korkuyorum çünkü. Bilmek, öğrenmek incitiyor bazen. Bir olayı, bir huyu, bir adamı, bir ölümü, bir derdi bilmek... Pişman oluyorsun onu görmek için enerjini, yüreğini tüketene kadar çabaladığına.
Bir kitap açıyorum. Herhangi bir sayfasını.. Gözüme çarpan ilk cümle, yüreğime de çarpıyor. "Ölümü yazmak için ölmek gerekiyor" diyor Kinyas.. Sonra bunu kalemime ve böyle şeyleri not aldığım defterime de çarpıtıyorum.
Siliyor yanağıma düşmüş damlayı. Sonra devam ediyor anneliğini hiç bozmadan okşamaya saçlarımı.
Belki de tam anlamıyla kendinden vazgeçip aşığının istediği şekle bürünmekten öteye geçmiyor. Vakit vakit vakit sonra alışıyor yavaş yavaş. Ve kendine dönüyorsun artık. Ne isen onu gösteriyorsun.
Sonrası ise.. 'Ne sen sor ne ben kafa ütüleyim' oluyor.
Gözüm seyiriyor. Nefret ediyorum belli ki. Uzun zamandır böyle hissetmemiştim. Burnumda tütüyordu zaten. Kendinden başka kimseyle ilgilenmeyen, kendine aşık insanlar. Size söylüyorum: Kendinize ilan-ı aşk ne zaman ettiniz ? Sevgililer gününü nasıl geçirdiniz kendinizle? Evlenme teklifi, tanışma yıl dönümü falan? Dalga geçtiğimden değil. Merak ediyorum şizofrenlerin dünyasını. Zıkkımın kökünü yiyin.